Günümüz çalışma hayatında bireyin ekonomik olarak sürdürülebilir olması, en temel önceliklerden biri hâline gelmiştir. Ancak bu gereklilik, bireyin içsel motivasyonu ve tatmini pahasına sağlanmak zorunda kaldığında, çalışma dinamikleri sorgulanmaya değer bir hâl alır. Özellikle neoliberal ekonomik sistemin iş gücü üzerindeki etkileri göz önüne alındığında, bireylerin çalışma hayatında maruz kaldığı baskıların sistematik bir yapı arz ettiği görülmektedir.
Özellikle yeni nesil çalışanlar, kendilerini sürekli geliştirme ve rekabetten geri kalmama baskısı altında hissetmektedir. “Daha çok çalış, daha fazla üret, hep bir adım önde ol” söylemi, bireyleri tükenmişlik sendromuna sürüklerken (Maslach & Leiter, 2016), bu durum iş dünyası tarafından sistematik bir şekilde istismar edilmektedir. Özellikle gig ekonomisi ve esnek çalışma modelleri, bireylerin sürekli çalışmasını teşvik eden ancak iş güvencesinden yoksun bırakılan bir iş yapısı ortaya çıkarmıştır. Bu durum, bireyin ekonomik sürdürülebilirlik adına kendi ruhsal ve fiziksel sağlığını göz ardı etmesine neden olmaktadır.
Bu noktada, sorulması gereken kritik soru şudur: Bu döngü sürdürülebilir mi? Ekonomik zorunluluklarla içsel tatmin arasındaki denge nasıl sağlanabilir? Çalışma hayatında esneklik ve iş-yaşam dengesi üzerine yapılan araştırmalar, bireylerin ekonomik güvenlikleri ile psikolojik iyi oluşları arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir ancak mevcut çalışma dinamikleri, bireyin motivasyonunu artıran özerklik ve anlam bulma ihtiyacını göz ardı ederek, onları sadece üretkenlik merkezli bir yapıya hapsetmektedir.
Bu yapısal sorunun üstesinden gelmek mümkün müdür? Literatürde, insan merkezli yönetim anlayışlarının, çalışan refahına odaklanan politikaların ve iş-yaşam dengesine yönelik reformların bu tür sistematik istismarı azaltmada etkili olabileceği öne sürülmektedir (Bailey et al., 2017). Özellikle, şirketlerin yalnızca ekonomik verimlilik ekseninde değil, çalışan refahı ve sürdürülebilir kariyer modelleri çerçevesinde de politikalar üretmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Aksi takdirde, tükenmişlik sendromunun yaygınlaşması, ekonomik üretkenliği de olumsuz etkileyerek sürdürülemez bir döngü yaratacaktır.
Sonuç olarak, ekonomik sürdürülebilirlik, bireyin yalnızca maddi güvenliğini sağlamakla sınırlı kalmamalı, aynı zamanda psikolojik ve fiziksel refahını da destekleyen çalışma dinamikleri oluşturulmalıdır. Bu noktada, bireylerin iş gücü piyasasında daha sağlıklı bir denge kurabilmesi için hem devlet politikalarının hem de kurumsal iş modellerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde, bireylerin ekonomik sürdürülebilirliği, insan onuruna yakışır bir çalışma yaşamı ile uyumlu hâle getirilebilir.










